GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ

YAZAN-YÖNETEN MÜNİR CANAR
OYNAYANLAR
EMRE YURTTAKALIN
SERKAN MELİKOĞLU
EMRE KAYMAK
ALİ BÜYÜKKARTAL

YAZARIMIZ VE YÖNETMENİMİZ MÜNİR CANAR’IN SİZ SEVGİLİ SEYİRCİLERİMİZE NOTU…
MERHABA!
Sizlere, sahnenin en gizemli bölümünden, kulisten seslenmenin heyecanı ile kocaman bir merhaba!
Şimdi herşeyi ile bizim olan bir tiyatronun güzellikleri ve özellikleri ile sizleri baş başa bırakıyorum. Ancak birkaç söz ekleyerek:
Anadolu’nun ölümsüz bilgelerinin düşünceleri gelenekselimizin-başta Karagöz olmak üzere-temel taşlarıdır. Anadolu insanının yaşama bakış açısındaki direngenliği, yeri zamanı geldiğinde padişaha dahi baş kaldırması, kendine özgü hoşgörüsü geleneksel tiyatromuzun esin kaynağı olmuştur.
Şimdi de, Karagöz oyunundaki perde gazellerinden birinin üstünde biraz durarak, sayın Metin Erksan’ın bu konudaki görüşlerine kulak verelim:
“Hacivat- Perde kurdum bilmek isteyenlere, bilgelik göstermeye.
Işık yaktım öğreten görüntüler göstermeye.
Her dakika şaşırtıcı görüntüler gösterir,
Öğreten bir seyirlik konutudur perdemiz.
Bilgelikler anlatmak, öğretiler göstermek… Karagöz oyununun, başı ve sonu olmayan öğrenmeyi, okumayı ve yöntemli düşünmeyi öğütleyen Karagöz oyununun adı, tanımlaması, niteliği ve amacıdır. Karagöz, gülmek ve eğlenmek için seyredin diye başlamaz. Seyredin, bilin ve öğrenin diye başlar. Bu oyun, bilmek isteyenlere bilgelikler anlatmak, öğrenmek isteyenlere öğretmek için başlar ve seyredilir. Karagöz oyununun oluşmasına, yaradılışına ilişkin çok söylenti vardır. Ancak bunlar ne yazık ki bilimsel yöntemlerle araştırılmamış, düşünülmemiş ve kurumsallaştırılmamıştır. Bu oyun üstünde kuramsal düşünceler oluşturanlar da, yanlış yapmışlardır. Karagöz, resim ve heykeli yasaklayan dinsel düşünce ortamı içinde oluşmuş, yaratılmış ve varolmuştur. Resim ve heykel gibi iki yasaklı plastik sanatın varlığını sürdüren Karagöz oyunu, düşünsel ve biçimsel büyük ve devingen bir aydınlanma düşüncesini, anlamlı ve direngen bir başkaldırmayı simgeler…”
Sayın Erksan’ın bu düşüncelerine katılmamak mümkün mü?
Halk müziğinde olduğu gibi Karagöz ve Ortaoyununda da bir kültür vardır. Bu komedi kültürü, aslında bilinçli bir kültür fikri olmaksızın, oyuncu ve seyirci arasında ortak sosyal bir payda olarak gelişmiştir. Bu görüşler doğrultusunda Geleneksel Türk Tiyatromuzun üslup özelliklerine bakacak olursak:
Başta Ortaoyunu olmak üzere, gelenekselimizin ustaları efendilik timsali kişilerdi.
Özel yaşamlarındaki ağırbaşlılık, insanlara ve emeğe duydukları saygı, sanatlarına da yansımıştır. Kavukluyu oynayan ustanın, Lazı oynayan ustaya; Lazı oynayan ustanın da Kavukluyu oynayan ustaya ve beraberce yaptıkları işe duydukları saygı; Ortaoyunumuzun en belirgin üslup özelliğidir.
Gelenekselimiz, halkın ilkel yaşama dürtüsünü yansıtmaktadır. Bu oyunlar, kaba
saba olabilir ama aynı zamanda neş’e doludurlar ve muzip bir yapıya sahiptirler. Konuları ne olursa olsun, yaşam sevincini sundukları için seyirci üzerinde olumlu etki bırakırlar. Öyleyse; yaşam sevincini yansıtmaları ve muziplikleri bu oyunların bir başka üslup özelliğidir.
Bir başka özellik de, oyun yerinde ya da perdede lüzumsuz bir tek aksesuara, dekor
parçasına rastlanmamasıdır. Sahnede, perdede görülen her parçanın mutlaka bir işlevi vardır. Gereksiz süs ve takılardan arındırılmıştır. Bu yalınlık oyun biçimine ve sözlere de yansır. Fazla söz yoktur, her şey gerektiği kadar söylenir ve oynanır.
Belirgin üslup özelliklerinden biri de oyuncunun varolmayan nesneleri varsayarak
“göstermeci” bir görünüm sunmasıdır. Örneğin, Pişekar gidilmemiş yolu gidilmiş, varolmayan evi ev, geçmemiş zamanı geçmiş sayar. Yutturmacalara karşı olan Kavuklu bu oyunu hep bozar. Seyirci bundan hoşlanmaktadır. Seyirci, kandırılmadığını Kavuklu’nun kişiliğinde ilan eder. Ortaoyununun bu özelliği bize özgüdür.
Ortaoyunumuz, yaşamı soyut biçimde kavramaktan çok duyumsal algılamaya
eğilimlidir. Öncü ve modern tiyatrolarla biçimsel benzerliğinde bu eğilimin payı vardır.
Oyuncu ve seyirci sürekli olarak bir oyun bilinci içindedir. Ortaoyununun iki eksen
kişisi, oyun boyunca gerçek yaşamdaki adlarıyla anılırlar. Seyirci de buna bağlı olarak, oyun yanılsaması ile yaşam bilinci arasında gidip gelir. Bu bakımdan tiyatronun ironisi benzetmeci hatta göstermeci anlatımlardan daha da etkili olarak gerçekleşmektedir. Bu özellik dünya tiyatrolarında pek olmayan bir anlatım biçimidir.
Seyirlik oyunlarda dolaylı bir anlatım vardır. Benzetmelerden ve simgelerden
yararlanılır.
Ortaoyunumuz tam anlamıyla epiktir.
Geleneksel Tiyatromuz ilerici bir özellik taşır. Çünkü yapısı çağdaş anlatıma ve
gelişmeye açıktır.
“Tanrı sokakta bir çığlık olmalı” demiş Joyce. O’Casey de “Tanrı belki de sokaktaki bir şarkı ya da bir kahkahadır” diyor. Evet, yüzlerce yıl öncesinden gelen Comoslar, Atellenalar, Comedia dell’arteler, Ortaoyunlar vb… Bütün bunlar halkın içinden çıkan ve sokaklarda oynanan oyunlardır. O’Casey’in sözünü düşündüğünüzde içiniz az da olsa ürpermiyor mu?
Onlar, gelenekselimizi yaratan o elleri öpülesi insanlar; hiçbir şeyi satın almadılar, verilenleri benimsemediler, varolandan yararlanıp özgün yaratışlarını gerçekleştirdiler. Onlar sanatlarına saygı gösterdiler, seyircileri veli nimet bilip saygı gösterdiler ve bunları yapıp oyunculuğa bir çeşit soyluluk kattılar. Halk sanatımızın halkın tiyatrosunun yaratıcıları, halk dehasının seçkin örnekleriydiler. Ortaoyunumuz ve Karagözümüz; halkın geçmişteki bilgilerinin parçası olan bir halk olayıdır. Yani halkın halk ile beslenmesidir.
Tiyatro sanatında ileri gitmiş ülkelere baktığımızda insanların kendi kültürlerine, kendi sanatsal yaratılarına sahip çıktıklarını görüyoruz. Tiyatro sanatındaki yükselişleri, geleneksel ve ulusal yapıtlarında hala birinci kemanı çalıyor olmalarındandır. Ama ne yazık ki biz, tiyatro sanatında gelenekselimizi, orkestradaki davul tokmağı kadar bile önemsemedik. Tiyatro sanatı toplumların; sosyal, ekonomik, kültürel yapılarından doğar. Acaba biz batının hangi sosyo-ekonomik ve kültürel durumunu, halkımızın hangi konumu ile bağdaştırıp “batı batı” her zaman her yerde, her şeyiyle, her biçimiyle yalnızca batı deyip durduk? Her toplumun yapısı, üreteceği sanatın ön koşuludur. Bu bakımdan halkın, halk dehalarının, halk sanatçılarının yarattıklarını yok saydığımızda o ülkenin kültür ve sanatını da yok sayıyoruz demektir. Ülkemizin tiyatro sanatında yüzyıllar içinde, halkımızın yaratıcı dehasıyla oluşturulmuş tiyatro üsluplarını, bugün sevgi, heyecan ve coşkuyla kucaklamalıyız. Geçmişin yaratıcı dinamiklerini yok saydığımızda bugün Türk Tiyatrosu’nun oluşumunu ve gelişimini yok etmişiz demektir. Tiyatro kuramlarını açıklayan, bunu kitaplar yazıp anlatan bir sürü, sahneyle ilişkileri pek olmayan insanların kendi kafalarında yarattıkları hayallerini tiyatronun gerekleriymiş gibi sunmaları, ne yazık ki bundan etkilenen bir yığın tiyatro heveslisi ve gönüllüsü insanı peşlerinde sürüklemeleri sonucu, tiyatro asıl yaratıcısı olan halktan uzaklaşmıştır. Tiyatro sanatı ve yaratıcılığı, kalın kitapların arasına sıkıştırılıp ancak zor şifreleri çözebilen, entel eleştirmenlerin kuru ve kalıp açıklamalarından kurtulup insanlarla el ele, kol kola yollarda,çarşıda, pazarda, kırlarda dolaşmaya başladığında yani yaratıcısı olan halk ile kucaklaştığında kaldığı yerden yoluna devam edebilecektir. Tiyatro düşüncelerde, düşlerde kurulan, yaşatılan bir olgu değil; yaşayan, yaşamın içinde yaşamın ta kendisi olan kocaman bir cümbüştür.
Ne yazık ki biz, tiyatro sanatımızın en önemli kısmını, geleneksel tiyatromuzu yok sayıp, taklit ve kopya ile tiyatro sanatımızı oluşturabileceğimizi sanmışız. Kültür emperyalizminin darbesini yemiş, yeterince aydınlanamamış, gerekli eğitimden geçmemiş, dolayısıyla kültürel değerlerine yabancılaşan, onları hor gören toplumların nefesleri kesilmediyse de kesilmek üzeredir. Bugün Türk Tiyatrosu ne yazık ki dünya tiyatrolarının oluşturduğu kalabalığın içinde yapayalnız bir gövdedir. Tiyatro alanında birbiri ardına özgün, yaratıcı eylemler oluşturmak zorundayız. Bu eylemler, ancak ulusumuzun büyük çoğunluğunu kucaklayarak başarıya ulaşabilir.
Kültürel, sanatsal yapımızdaki çöküntüden ve yozlaşmadan nasibini alan tiyatro sanatımızı düzlüğe çıkarmak için, koparılmak istenen hayat damarlarımızdan birini kurtarmak için, gerçek anlamda ve yalnızca halkımızın sanatçısı olmak için; geleneksel tiyatromuzun ve köy seyirlik oyunlarımızın yüzlerce yıllık serüvenleri sonunda –işlevlerini tamamladılar diye kaldırıp attığımız sandıkların içinden- bize hâlâ göz kırpışlarını görmezden gelmeyi bırakıp tiyatro yazarları, tiyatro yöneticileri, tiyatro sanatçıları olarak; zengin mi zengin, güçlü mü güçlü, güzel mi güzel Türkçemize sahip çıkarak şimdiye kadar hiç yapmadığımız bir şeyi yaparak, gerçek anlamda sağlam, sağlıklı, geleceğe emin adımlarla yürüyen bir Türk Tiyatrosu üslubunu yaratmak için kültürel kaynaklarımızı değerlendirmeye alıp, tiyatro sanatımız için en doğrusunu yapalım.
Tiyatro sanatı bizim için bir yaşam biçimiyse; gelin bunu biz belirleyelim, kültürel ve sanatsal birikimimiz çıkış noktamız olsun, esin ve enerji kaynağımız olsun, bu yolla yarattıklarımızı sunalım halkımıza, o güzelim Türkçemizle…
Münir Canar